Dilimizden düşmeyen sözleri “dilimize pelesenk etmiş” oluruz. Başka bir deyişle; gerekli gereksiz kullanacak kadar “dilimize dolarız”.

Kendisi yani bu “pelesenk” dilimize çok da uzak diyarlarda konuşulan bir dilden değil Farsça “balasan” kelimesinden geliyor.

Ama ayrıca “balasan”, yine yakın coğrafya sayılabilecek Kızıldeniz çevresinde yetişen bir ağacın ve onun çıkardığı “ağdalı” YAPIŞKAN bir reçinenin adı. Peki şimdi size “balasan” nam-ı diğer “balsam” diyecek olursam, sizin için de taşlar yerine oturur mu?

Ah!.. Taş demişken, “pelesenk”in dilimizdeki bir diğer anlamı da terazi ağırlığı olarak kullanılan “yük taşı”dır. Hani şu dengeyi bulmayı sağlayan!.. Lakin bu “pelesenk” “balasan”dan değil, bambaşka sözcükten, yine Farsçadan ithal “perseng” kelimesinden evrilmiştir. “Par” Farsçada “yük“, “seng” ise “taş” anlamına kullanılır.

Arnavut asıllı Osmanlı yazarı, ansiklopedist ve sözlükçü, ilk Türkçe roman olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın, ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül Alam’ın ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türkî’nin yazarı;
Şemsettin Sami, “perseng” kelimesini “konuşmaya yardımcı olsun diye yerli yersiz kullanılan sözler” diye açıklayarak ve; “efendim, efendime söyleyeyim, uzatmayalım, her neyse” gibi örnekler vererek açıklamış ve eklemiş: “Türkçe”de bozarak ‘peleseng’ şeklinde söylerler.”

Gelelim bu ikisi arasındaki DENGEYE. Yani “Pelesenk” mi, “perseng” mi?
Şimdi terazinin bir kefesine “pelesenk”i koysak, diğerine de “perseng”i o vakit ne olacak? Bakalım köken bilim açısından hangisi ağır basacak?

PELESENK!.. Yerli yersiz kullanımı da adreslendiren bu deyimin hangisinden geldiğine dair ispat tam değil. Rahmetli Hakkı Devrim ve Sevan Nişanyan da Şemsettin Sami gibi, “diline pelesenk etme” deyiminin esasen “perseng” yani “yük taşı”ndan geldiği, lakin zamanla “reçine” anlamındaki “pelesenk” kelimesine yanaştığı konusunda hemfikirdir. Anlayacağınız eskiden konuşmaya dengesini bulduran ve kullanana zaman kazandıran “perseng”, yerini dile yapışıp gitmeyen “pelesenk”e yani reçineye bırakmış.

Efendime söyleyeyim, uzatmayalım… Uzun lafın kısası…Eee, ne diyorduk?..

Yani diyeceğimiz o ki; dil de tıpkı bizler gibi yaşıyor, yaşarken değişiyor. Bazen iyiye bazen kötüye evriliyor ve başka dillerden aldığımız (başka bir deyişle) DEVŞİRDİĞİMİZ kelimeler yıllar içinde anlamsal açıdan da başkalaşıyor. Bazen de tıpkı bizler gibi ölüp; fırsatını yakalarsa küllerinden yeniden doğup, azıcık şansı varsa eski hâline yeniden bürünüyor.

Efendime söyleyeyim, uzatmayalım… Uzun lafın kısası…E’dilimize PERSENG oluyor.

Leave a Comment

Your email address will not be published.

You may also like

Read More